Triads of Text and Image

Aristotle Opsis Melos Lexis
Barthes Image Music Text
Lacan Imaginary Real Symbolic
Kittler Film Gramophone Typewriter
Goodman Sketch Score Script
Peirce Icon Index Symbol
Foucault Seeble [X] Sayable
Hume Similarity Cause & Effect Convention
Saussure 🌲 Bar Arbor

“The Future of Text and Image: Collected Essays on Literary and Visual Conjunctures”, Ofra Amihay, Lauren Walsh (“Introduction: Image X Text”, W.J.T. Mitchell) http://www.cambridgescholars.com/download/sample/60858

Etiketler , , ,

YENİ MEDYA SANATI İLE İLGİLİ KAYNAK DERLEMESİ

Türkçe Kaynaklar

Düğümküme arşivinden:

http://dugumkume.org/tvye-karsi-video-sanati-internete-karsi-agli-sanat-i/
http://dugumkume.org/tarayici-sanatinin-dunu-bugunu/
http://dugumkume.org/askeri-altyapi-sanati-istanbulda/
http://dugumkume.org/20-yil-sonra-tanklarin-onundeki-adam/
http://dugumkume.org/askeri-altyapi-sanatithe-art-of-military-infrastructure/
http://dugumkume.org/ergenekontc/
http://dugumkume.org/neuberger-sanat-muzesinde-yeni-medya/
http://dugumkume.org/surdurulebilir-sanat/
http://dugumkume.org/virus-ve-antikor/
http://dugumkume.org/sanat-urununde-nesneden-sisteme-gecis/
http://dugumkume.org/mental-klinikden-etiketbulutu/
http://dugumkume.org/kutsal-ates-sayisal-zamanlarin-sanati/
http://dugumkume.org/dagitik-yamalama/
http://dugumkume.org/robert-rauschenberg-1925-2008/
http://dugumkume.org/sanat-ve-teknolojide-deneyler-eat/
http://dugumkume.org/click-sadece-bir-baska-sergileme-deneyi-mi/
http://dugumkume.org/iki-yansitma-biri-terstwo-projections-one-reversed/
http://dugumkume.org/zombi-performanslar/
http://dugumkume.org/spami-sev-ve-koru/

Özgür Uçkan’ın yazıları:

http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22205/istanbul-dan-bir-cyborg-gecti-stelarc
http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22203/haritadaki-bos-noktalar-deneysel-cografyaci-trevor-paglen-istanbul-daydi
http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22208/sanal-yasam-sanal-mi
http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22212/silinen-sinirlar-karisan-diller-inter-media-performans-sanatinin-dunu-bugunu-deneyimler
http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22216/makinedeki-hayalet-ag-ve-sanat
http://www.ozguruckan.com/kategori/kategorilenmemis/22196/kultur-endustrileri-kentler-ve-aglar-kultur-politikalari
http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22215/bir-plastik-sanatlar-ekonomi-politikasi-sus-ve-suc-stil-ve-tasarim
http://www.ozguruckan.com/kategori/politika/22241/turkiye-de-internet-sansurunun-kisa-tarihi-ve-mumkun-gelecegi
http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22213/68-ndash-98-kaotik-retorik

Özgür Uçkan’la Sanat Felsefesi Konuşmaları:

Sanat ve Teknoloji:
http://prezi.com/6fw_cerc1kts/dr-ozgur-uckan-vol-7-hacktivizm-internet-teknoloji-ve-sanat-hack-the-art/#
Ayrıca Heidegger sunumu da teknoloji-sanat ilişkisi ile bağlantılı:
http://prezi.com/tve8tp_ipvzk/dr-ozgur-uckan-vol-5-heidegger-techne-poiesis-teknoloji-sanat-ve-hakikat/

Burak Arıkan’ın blogu:

http://burak-arikan.com/tr/blog

apofani.org – Kerem Ozan Bayraktar:

http://apofani.org/2013/01/08/candas-sisman-makromikro-uzerine-notlar/
http://apofani.org/2012/08/02/iz-ve-gerceklik-baglaminda-fotografin-sayisallastirilmasi/
http://apofani.org/2011/11/04/sanal-fotografcilik/
http://apofani.org/2011/05/22/gizini-ortmenin-yontemi-olarak-teknigin-kullanimi/
http://apofani.org/2010/10/03/madde-ve-isik/

“Yeni Medya Sanatı Nasıl Okunabilir?” – Ebru Yetişkin:

http://www.academia.edu/2044021/Yeni_Medya_Sanati_Nasil_Okunabilir

Cem Gencer’in İnternet sanatı ile ilgili 2001’de yayımladığı ve o zamanın net-art akımını iyi özetleyen bir yazı:

http://www.geocities.ws/guncelsanat/net_art.htm

İngilizce Kaynaklar

Net-art konusuna giriş için Mark Napier’ın wiki-kitap formatındaki sitesi:

https://wiki.brown.edu/confluence/display/MarkTribe/New+Media+Art

Art And Electronic Media kitabının yazarı Edward Shanken’ın sitesi:

http://artexetra.wordpress.com
Özellikle bu yazılar:
http://artexetra.files.wordpress.com/2009/02/shankenartinfoage.pdf
http://hybridge.files.wordpress.com/2011/02/hybrid-discourses-overview-4.pdf

Domenico Quaranta:

http://rhizome.org/editorial/2011/jan/12/the-postmedia-perspective/
In Your Computer (e-book): http://language.cont3xt.net/wp-content/uploads/2011/06/quaranta-inyourcomputer.pdf
http://domenicoquaranta.com

UCLA Software Art Studio:

http://software.arts.ucla.edu

Software Studies:

Sanat arşivi de bulunan kaynak siteler:

http://rhizome.org (sanat veritabanı ve bol bol yazı)
http://www.medienkunstnetz.de/themes (dijital sanat / medya sanatı / sanat-teknoloji tarihi için çok iyi)
http://turbulence.org (bol bol örnek, internet sanatı ağırlıklı)

HATA YERİNE ANOMALİ VEYA BUG…

Bilimsel bir kuramdan bahsederken “anomali” dediğimizde, alışılageldik olandan, normdan sapmayı anlıyoruz. Aslında anomali, kurmuş olduğumuz normların, oluşturduğumuz kuramların hatalarını işaretliyor. Aynı zamanda da bilimsel yönteme bağlı kuramların sürekli değişip kendilerini yenilediklerini gözardı eden bir dil kullanımı. Bug kelimesinin kullanımı da benzer bir şekilde kurulan modeldeki hatayı öteleme semptomu gösteriyor: Bilgisayar programcısı yazdığı hatalı programdan bahsederken “hata yapmışım” veya “programlama hatası” demek yerine “programda bug var” diyerek insan hatasının üzerini örtüyor, makinaya ve hataya ayrı birer hayat veriyor. Bilimsel kuramların öngördüklerine uymayan gözlemlere anomali denmesi de aynen bu paralelde: Anomali aslında kuram çalıştırılırken ortaya çıkan bir bug ve kuramın tekrardan gözden geçirilmesi gerektiğinin göstergesi. Buna bir çeşit psikolojik yansıtma denebilir mi? Eğer öyleyse motivasyonu nedir, sürecin ucu açık olmasının, ne modelin ne de modeli oluşturanların mükemmel olmadığının üzerinin örtülerek inanılırlık sağlamak mı? Veya sadece “bu model hatalı ama çözümü de bulamadık, bir süre hataları dış etkenmiş gibi kabul edip bu yanlış modeli kullanmaya devam edelim” demenin bir başka yolu mu?

HATA ÇEŞİTLERİ

Bir ontoloji makinası olan bilgisayarın programlama hatalarını inceleyerek bunun üzerinden hatalar hakkında genel bir sınıflandırmaya gitmek mümkün olabilir. Temelde üç çeşit programlama hatası var:

  1. Syntax error (Derleyicili programlar için: Compilation error)
  2. Exception error (Derleyicili programlar için: Run-time error)
  3. Logic error / semantic error

Bilgisayar bağlamından çıkararak yapılabilecek tanımlar:

  1. Yapısal hata: Sanatsal fikir nesneye veya performansa dönüşürken ortaya çıkan ve bu dönüşüme engel olan hatalar. Örneğin Serkan Özkaya’nın yapılırken yıkılıp parçalanan Davut heykeli…
  2. Sergilemede çıkan istisnai hata: Sanat eserinin nesnel özelliklerinde veya icrasına ait olmayıp, sergilenme/gösterilme sırasında ortaya çıkan, beklenmedik sorunlar. Müzede sergilenen bir tabloya bıçakla çizik atılması, katılımcılı olarak tasarlanmayan bir performansa müdahale edilmesi gibi…
  3. Semantik hata: Sanat eserinin, sanatçı tarafından kastedilen anlam yerine bambaşka bir anlamla algılanması. Bu sergilenir sergilenmez olabileceği gibi tarihsel dönüşümler nedeniyle ortaya çıkan tekrar okumalar sonucu da gerçekleşebilir. Sanat olmayanın sanata dönüşmesi veya sanat olanın zamanla bağlam dışına çıkması da buna dahil.

Bu hatalar ne zaman kabullenilip bir dile dönüşüyor, ne zaman hata olarak değil, açık eser durumu olarak görülüyor? Belki böyle bir klasman içinde düşününce en azından sorulan sorular netleşir…

Etiketler , ,

SAYMANIN ANATOMİSİ

Nişanyan Etimoloji Sözlüğü‘ne bakınca say-mak sözcüğünün, “düşünmek, saymak, değer biçmek, hesaplamak” anlamlarına gelebilen sa- kökünden geldiği, san-mak’ın (sa- fiilinin dönüşlü/refleksif biçimi; ilk anlamları “düşünmek, itibar etmek, varsaymak, sayı saymak” gibi çeşitli) ve sat-mak’ın da ( “bir şeyi bir şeye saymak, denk kıldırmak” anlamında. Aynı kökten sataş– da “karşılaşmak, denk gelmek” anlamında) aynı kökten geldikleri görülüyor.

Sayı saymanın ön koşullarından biri dil. Dil dediğimizde soyutlama mekanizması da işin içine giriyor. Ormanda bir sürü ağaç görebiliriz ve hepsi birbirinden farklı, kendine özgüdür ve teoride hepsine, insanlara isim verdiğimiz gibi kimliklendirme amaçlı isimler verebiliriz. Ancak genellikle özgül nesnelere, insan veya empati duyduğumuz ve kişisel bağ kurduğumuz hayvanlar dışında, kimliklendirme amaçlı isim vermiyoruz, onun yerine soyutlayıp kategorize ediyoruz. Ağaçlara birer kimlik numarası verip, evimin önündeki ağaca Ağaç_199310251522 tarzı, onu tanımlayan bir isim verseydim soyutlama yapmış olmazdım; bu isim sadece bir özgül obje olan ağacı işaret edecekti çünkü. Ancak gördüğüm birbirine benzeyen bu bitkilerin kendine has bazı özelliklerini görmezden gelerek bir soyutlama katmanı, başka deyişle kategori oluşturuyor ve onlara “ağaç” diyoruz. Artık özgül nesnelerin dünyasından çıkmış oluyoruz. Aslında bu işlemi yapmak ile saymanın mümkün olması aynı eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Saymak için mi soyutluyoruz, yoksa soyutladığımız için mi sayabiliyoruz?

Satmak ile saymak’ın etimolojik bağını tekrar hatırlayalım. Soyutlama yaparak nesneleri saydığımız gibi, olayları da soyutlayıp sayabiliyor, birbiri ile eş kılabiliyoruz. Nasıl iki ağaç her ne kadar her biri kendine özgü ise de ‘eşdeğer’ görülüyorsa, birbirine benzeyen, soyutlanmış iki eylem de ‘eşdeğer’ görülebiliyor. Bu noktada gerçek anlamda bir alım-satın değerinden bahsetmiyorum, ama bunun özel bir durumu olarak Marx’ın bahsettiği ekonomik soyutlama da bu durumla örtüşüyor gibi. Soyut emek, aynen nesnelerin soyutlanması gibi üretime yönelik bir eylemin soyutlanması. Burada önemli olan, her soyutlama işleminde yapılan bilgi indirgemesinin motivasyonu: Sonuçta çıkacak ürüne yönelik bir eylem soyutlaması bu, başka deyişle ekonomik soyutlama; soyut emek. Bu noktadan sonra kendine özgü somut emekten ayrılıyor, “sa-y-ılabilir”, ölçülebilir, değerlenebilir ve “sa-t-ılabilir” hale geliyor.

Bazı kuramlara göre sayı saymak için ön koşul özyineleme (recursion). Ancak bu sonsuz bir sayma sistemi için geçerli. Örneğin sadece 1’den 6’ya kadar sayacaksam, zarların üstündeki noktaları düşünürsek, bu noktaların her birinin dizilişini birer şekil ezberleyip her birine rastgele birer isim verebilirim. Bunun için özyinelemeli bir sonraki durum fonksiyonuna gerek yok. Ancak matematiksel olarak baktığımızda bir yerden sonra özyineleme başlamak zorunda. Mesela 1,2,3, bunların hepsi asal sayılar; 4’e geldiğimizde bunu “2 tane 2” diye ifade edebiliyoruz ki bu ifadenin içinde özyineleme var. Denebilir ki özyineleme sadece 4 ile yani çarpma işlemi başladığı anda değil, toplama işleminde de kendini gösteriyor, dolayısıyla 2 derken de 1’den 1 sonra diyerek özyineleme yapıyoruz. Bunlardan biri ön plana çıkıyor mu bilmiyorum, yalnız maymunların sayıları ancak tek tek öğretilmek suretiyle tanıyabildikleri biliniyor; çocukların ise 1-4 arası sayıları tek tek öğrendikleri, özyinelemenin sonradan devreye girdiği yönünde kuramlar var (buna destek olarak Rusçada dört sayısından sonra sayı-isim ilişkisinin değişmesi de gösteriliyor); ancak buna karşı tezler de var. Belki de sayıları öğrenriken devreye giren özyinelemenin çarpma ile mi, yoksa toplama ile mi ilgili olduğu sorusu da bununla ilişkilendirilebilir. Sonuçta ilk göründüğünden çok daha derin bir konu gibi: Cisimlerin soyutlamaları ile parmak metaforu kurmak (burada özyineleme yok), saymak mıdır yoksa ikinci paragrafta bahsedilen soyutlama tek başına sayma için yeterli değil mi? Yoksa soyutlama ile özyineleme zaten birbirinden ayrılamayan işlemler mi? (Bu son soruyu sorma nedenim sadece Türkçede saymak, satmak ve sanmak arasındaki derin ilişki değil; daha önemlisi, Daniel L. Everett’in, dillerinin yapısında özyineleme bulunmayan, sayılara ve sayı sayma eylemine yabancı olan Pirahã kabilesinin üyelerini “uç noktada empiristler” olarak tanımladığı Recursion and Human Thought yazısı…)

Etiketler , ,

“Orpheus and Eurydike”, Dmitry Prigov (1994)

Kavramsal sanatçı ve şair Dmitry Prigov (1940-2007), ISEA 1994 Konferansı’nda, iş yazışmalarını otomatik tercüme eden yazılımları kullanarak Puşkin’in bir şiirini Rusça’dan İngilizce’ye, İngilizce’den Almanca’ya, en sonunda da Almanca’dan tekrar Rusça’ya tercüme ederek ortaya çıkan bambaşka ve hatalı görünen metni, sanat eseri olarak sunuyor. Böylelikle bugün birçoğumuzun Google gibi servislerden tanışık olduğumuz çeviri hatalarını ön plana çıkarıyor. Medya kuramcısı Lev Manovich’e göre (Totaliter İnteraktivite Üzerine, 1996) burada Doğu ve Batı’nın teknolojiye yaklaşımındaki farklılık gözüküyor: Batı için etkileşim, demokrasi ve eşitlik fikirleri için bir araç, aynı zamanda da çalışmadığı zaman moral bozan, rahatsızlık veren araç iken Doğu için ise, sanatçının kendi totaliterlik tutkusunu insanlar üzerine uyguladığı, sadece bir başka manipülasyon biçimi; bunun yanında çalışmaması, çökmesi de kötü bir sürpriz değil tam tersine olağan bir beklenti. Komünizm sonrası sanatçılar, doğru ve yalanın, gerçek ve propagandanın iç içe olduğu bir yerden geldikleri için, Claude Shannon’un matematiksel iletişim kuramından da çıkarılabilecek bazı gerçekleri kabul etmek konusunda daha hazırdırlar: Her sinyal yanında gürültü de içerir ve nitelik açısından gürültü ve sinyalin farkı yoktur; bazı durumlarda gürültü olan diğer durumlarda gönderilmek istenen sinyalin ta kendisi olabilir. Prigov’un bu işine de post-Sovyet bağlamında baktığımızda, o dönem teknolojiye karşı skeptik bakış ve beklentinin iletişimin başarılı olması değil kesilmesi yönünde olması bu işle örtüşüyor. (Ayrıca: Inke Arns | The Birth of Net Art Stems from an Accident: Comments about net.art in Europe from 1993-2000)

Etiketler , , ,

Alexander Galloway – “Are Some Things Unrepresentable?” YAZISINDAKİ KUTUPLAŞMA ÜZERİNE

No poetics is possible in this uniform aesthetic space. […] One cannot talk about genre distinctions in this space, one cannot talk about high culture versus low culture in this space, one cannot talk about folk vernacular, nor about modernist spurs and other such tendencies. This is why computer culture speaks in terms of icons, and why one might describe today’s information aesthetic as a kind of neo-symbolism in which the monochromatic multiplicity of symbols has engulfed all else. A single symbolic code reigns, iterated universally. And where there is only one, there is nothing. For a representation of the one is, in fact, a representation of nothing. […] Let me restate the two theses side by side so that we may compare and collide them. Thesis 1: data have no necessary visual form; thesis 2: only one visualization has ever been made of an information network. There is indeed a dialectical tension between these two theses, for if there is no necessary connection, why do all visualizations of networks look the same? There must be some kind of mandate somewhere that is forcing us to have but one aesthetic mode.

Data ve enformasyon bu bakışa göre enformasyon teorisindeki anlamlarından kopartılıp tekrardan tanımlanıyor gibi: Zaman+mekandan bağımsız (=zorunlu biçimi olmayan), ama değişik şekillerde “vücuda” gelebilen… Bana biraz Levi R. Bryant’ın corporeal-incorporeal karşılaştırmasını hatırlatıyor; her ne kadar Object Oriented Ontology ekibi ile Galloway’in araları iyi gözükmese de konseptler ilişkili gibi:

[…] an incorporeal machine, a novel, scientific theory, mathematical equation, grammatical rule, recipe, political ideology, perhaps genetic codes, etc., can exist in countless corporeal machines (books, newspapers, magazines, symphony performances, brains, computer data banks, conversations, etc.), while nonetheless remaining that incorporeal machine.

Burada “iterability” ve “identity” geriliminden de bahsediliyor. Beethoven’ın 9. Senfonisi’nin iki ayrı performansı data veya kod açısından “iterability” özelliğini gösteriyor, ama icra edilen örnekler (instance’lar) birbirinden tamamen farklı ve bağımsız, bu da “identity”. Bundan yola çıkarak senfonideki notalara “data”, icra edilen konsere de bu datanın sonification’ı veya audio-visualization’ı, ya da enformasyon diyerek paralellik kurma eğilimindeyim. Bu açıdan bakınca senfoni notaları ile konser arasındaki bağlantı da “zorunlu” değil, JPG datası ile fotoğraf görseli arasındaki bağlantı gibi kendi dışında kalan çeviri kurallarına gereksinimi var.

Corporeal-incorporeal gerilimi, Galloway’in teziyle örtüşüyor mu diye bir deneme:

1. Incorporeal machines can exist in countless corporeal machines (no necessary form)
2. …yet they [incorporeal machines] remain identical.

Galloway’in ikinci tezi özel bir çeşit data’dan, information network’ten bahsediyor. (yoksa “özel bir çeşit enformasyon” mu? burası biraz karışık çünkü uzun uzun incelediği data-enformasyon konusunun hemen ardından fazla teorik bağlam kurmadan “information network” meselesine dalıyor, sadece örneklere dayanarak) Burada da şöyle bir parallellik kurmak mümkün olabilir: Information network, bir çeşit data; nasıl senfoni notaları bir çeşit data ise. Senfoni nerede çalınırsa, nasıl çalınırsa çalınsın, sonuçta aynı senfoni. Burada çevirinin (translation) yaklaşık da olsa aynı yapıldığını varsayıyoruz. Peki network visualization’daki çeviri nedir? Eğer bunu salt data olarak görseydik rastgele bir şekilde çevirebilirdik, demek ki belli network translation kuralları var ve ona göre çeviriyoruz; aynen 9. Senfoni’yi müzik notasyonlarına göre çevirip icra ettiğimiz gibi. Galloway Tez 1’de “zorunlu” olmama durumu tamamen keyfi çeviri kuralları kullanma imkanı ile ilgili. Corporeal-Incorporeal Tez 1’de ise bambaşka bir zorunlu olmama durumu var: Çeviri kuralları aynen kendini koruyor (zaten Tez 2’deki identity’yi de mümkün kılan bu, her iki varyasyonda da), ancak datanın (senfoni, roman, fotoğraf, vs) cisim bulduğu, maddeleştiği şekil keyfi: kağıt üzerinde, harddisk’te belli bir dosya formatında, sözlü dilde, vs vs… Kısaca Galloway “network visualization” veya “information network visualization” derken aslında bir data translation kuralının varlığını ima ediyor. Aksın bir ucuna çok genel bir durumu yerleştirip zorunlu bir çeviri kuralı yoktur derken ve bunu temel alırken, diğer ucuna çeviri bazlı çok özel bir süreci yerleştirip, üstelik de bu durumu gözardı ediyor ve bunu bir diyalektik olarak sunuyor. Genel ve özel birbiriyle çelişmediği için bu durumda “cognitive dissonance”tan bahsetmemiz problemli geliyor bana…

Basit geribesleme şeması

Basit geribesleme şeması

Bu kısma takılmamın nedeni bütün yazının bu zıtlık üzerine kurulmuş olması, ancak bu zıtlığın kurulma şekline pek ikna olmadım. Belki de sadece bir şeyleri gözümden kaçırmış olabilirim diye fenomoloji ile formlar arasındaki gerilime başka bir yerden de bakmayı deniyorum: İki ekstrem ucunu gördüğümüz ama ortası kopuk/karanlık top-down ve bottom-up gerilimi: Duyularla veya makinalarla dış dünyadan verileri algılamamız bottom-up bir süreç. Bunların beyin tarafından ulaştırıldığı formlar “zorunlu” değil. Bunun dışında beyinde daha önceden kaydedilmiş pattern’ların bu verilerin ‘match edilme’ süreci var ters yönden, yani top-down bir süreç olarak. Pattern recognition, shape matching, speech/text recognition, vs. gibi konularda bunlardan sadece biriyle sonuca ulaşmak zor, zaten insan beyninin de ikisi arasında feedback işleterek verimli sonuçlara ulaştığı bilimiyor.

TheCat

Psikolojide algılama süreçleri arasındaki geribesleme için verilen tipik bir örnek

Bunun yanında bilimsel yönteme de bakınca hipotez ve deney arasındaki ilişki, deney sonuçlarının geri-besleme ile hipotezi tekrardan düzenlemesi ve tekrar döngüye girişi aslında aynı tip bir sistem. Bir uçta yere düşen elma, diğer uçta fizik kanunu, arası kopuk – sanırım Hume skeptisizminin konusu da aynı kopukluktu (Reason vs. Custom/Habit).

Bilimsel_yöntem

Bilimsel yöntem şeması

Bilimsel yöntem örneğinde, yöntemin mekanizmasında yer alan feedback sayesinde bu boşluğu doldurmaya gerek olmadan by-pass ediyoruz ve iki uç kutup arasında köprü kuruyoruz belki, bu da Galloway’ın çözülemez dediği probleme yaklaşmak için bir yöntem olabilir; tabii aynı meseleden bahsediyorsa… Bu durumda data’yı aşağıya, enformasyonu yukarıya yerleştirirsek, tezleri şu şekilde yazıyorum bu kez:

1. Bottom-up processes reach no necessary form (rule, pattern, result, answer, law, etc). → induction/synthesis
2. (Pure) top-down processes have only one result → deduction/analysis

Bu da format olarak çok benziyor (no necessary form vs. one); yazıdaki gibi keyfi bir anlam genişlemesi yapacaksak (information → form) data-enformasyon ikiliği bu alanlara da neden çekilemesin?

Etiketler , , ,

SANAT VE SİSTEMLER

Ara-bölgeler

Tıpkı 1920–1935 arasında, özellikle Avrupa’da ortaya çıkan bazı sanat hareketlerinin deneyimlerinin bugünü haber verircesine, “sınırda”, “ara-bölgede” denge ve birlikte-yaşam (symbiosis) kurmak arayışları gibi, bugün de özellikle iletişim yeteneği üzerine kurulu bir takım ” topluluklar”, bu kez yeni yüzyıla özgü ütopya ve distopyalar arasında farklı yaşam kolonileri oluşturma arayışındalar. Bunlar, bir yanda 50’li yılların farklılık ve eleştiri kuran sitüasyonizm, beat gibi oluşumlar, diğer yanda 1980’lerin finans-egemen popüler kültürüne muhalefet oluşturmuş punk, tekno-anarşizm vb. karşı-kültürlerden beslenerek, farklı ve kendilerine özgü -iletişim kültürünün simgeleriyle örülmüş- şebekeler kurmaya başladılar. Siberpunk, siber-sitüasyonistler, siber-anarko aktivistler, “hacktivist’ler”, küreselleşme-karşıtları vb. toplulukların her biri kendilerine özgü algı ve iletişim evreninde bir araya gelip dağılmayı -paylaştıkları iletişim-egemen toplumun hızlı ritminde- sürdürüyorlar. Ağ sanatçıları kapalı bir topluluk oluşturmaktan çok bu geçici bölgelere dağılıyorlar.

Sanat artık genlerle, nano-teknolojiyle, deri altı RFID çipleriyle, hiper-algı makineleriyle, kablosuz GPRS sistemleriyle, gözetim teknolojileriyle oynuyor ve “makinedeki hayalet” gibi küresel kapitalizmin araçsal aklını “hack ‘liyor”, bir “ağ gerillası”na dönüşüyor.

Sistem içi otonomi mümkün mü?

Niklas Luhmann’ın (1927-1998) sistem teorisi, kapalı-açık, otonom-bağımlı gibi terimler tekrar gözden geçirip düşündürmesi açısından önemli. Buna göre bütün sistemler:
1. işlemektedir,
2. kendini gözlemlemektedir.
Sistemin en küçük bileşenleri şeyler değil, operasyonlardır/işlemlerdir. Sistemler sadece çevresi ile ayrışarak ve autopoiesis içinde işler. Autopoiesis, Humberto Maturana’nın tanımıyla kendi kendini oluşturan öğeleri, yine kendi sahip olduğu öğeler yoluyla üretmektir. Yani sistemler sadece kendi kendine referans vermekle kalmayıp aynı zamanda da kendi öğelerini/bileşkelerini de kendileri oluşturur.

cell-autopoiesis1

Luhmann’a göre sosyal sistemin bir parçası olan sanat da bir alt-sistem olarak bu özellikleri taşır ve buna göre sanatın dışsal (sosyolojik) tarifleri ve içsel (estetik) teorileri tekrar gözden geçirilmelidir. Burada Adorno’ya karşı çıkarak sanatın toplumsal sistemden otonomlaşmasının yerine toplumsal sistem içinde otonomlaşmasını koyar. Buna göre sosyal sistemin içindeki fonksiyonel alt sistemlerin hiçbiri diğerinin yerine geçemez: Sanat ve politika gibi. Luhmann’a göre sosyal sistemin bir alt sistemi olan sanatın ya kendine özgü bir işlevi vardır, ya da otonom değildir.

Etiketler , , ,

Quotes from Art Power

Here are some quotes I have highlighted from Boris Groys’ Art Power, a collection of essays reflecting on the relationship between aesthetics and political power. Little repetitive and sometimes aphoristic, but can be inspiring regardless of agreeing or disagreeing:

Equal Aesthetic Rights

  • There is no such thing as a purely aesthetic, art-immanent, autonomous value system that could regulate the art world in its entirety. This insight has brought many artists and theorists  to the conclusion that art as such is not autonomous, because the autonomy of  art was—and still is—thought of as dependent on the autonomy of the aesthetic value judgment. But I would suggest that it is precisely this absence of  any immanent, purely aesthetic value judgment that guarantees the autonomy  of art.

On the New

  • If, outside the museum, we encounter something that makes us think of the forms, positions, and approaches already represented inside the museum, we do not see this something as real and alive, but rather as a dead copt of the dead past. So if an artist says that he or she wants to break out of the museum, to go into life itself, to be real, to make a truly living art, this can only mean that the artist wants to be collected. […] This is why, paradoxically, the more you want to free yourself from the museum, the more you become subjected in the most radical way to the logic of museum collecting, and vice versa.
  • The new is a difference without difference, or a difference beyond difference — a difference that we are unable to recognize because it is not related to any pregiven structural code.

On the Curatorship

  • In exhibiting a urinal, Duchamp does not devalue a sacred icon, as the museum collector had done; he rather upgrades a mass-produced object to an artwork. Sacred objects were once devalued to produce art; today, in contrast, profane objects are valorized to become art. What was originally iconoclasm has turned into iconophilia.
  • Artworks seem to be genuinely sick and helpless — the spectator has to be led to the artwork, as hospital workers might take a visitor to see a bedridden patient. Curating is curing.

Art in the Age of Biopolitics

  • The copy lacks authenticity not because it differs from the original but because it has no location and consequently is not inscribed in history.
  • If we make our way to the artwork, then it is original. If we force the artwork to come to us, then it is a copy.
  • If reproduction makes copies out of originals, installation makes originals out of copies.

From Image to Image File — and Back: Art in the Age of Digitalization

  • A digital image, to be seen, should not be merely exhibited but staged, performed.
  • There is no such thing as a copy. In the world of digitalized images, we are dealing only with originals — only with original presentations of the absent, invisible digital original.
  • The contemporary, postdigital curatorial practice can do something that the traditional exhibition could do only metaphorically: exhibit the Invisible.

The City in the Age of Touristic Reproduction

  • The romantic tourist is not in search of universal utopian models but of cultural differences and local identities. His gaze is not utopian but conservative — directed not at future but past provenance.
  • Today the utopian impulse has shifted direction — acknowledgement is no longer sought in time, but in space. […] So, rather than practicing avant-garde politics based on the future, we now embrace the politics of travel, migration and nomadic life.

Critical Reflections

  • The art commentator’s role is entirely misconstrued if one expects him to be clear and comprehensible. In fact, the more hermetic and opaque a text, the better: Texts are too see-through let works of art come across nacked.
  • Art criticism has long since become an art in its own right; with language as its medium and the broad base of images available, it moves as autocratically as has become the custom in art, cinema or design. Thus a gradual erasure of the line between artist and art critic completes itself, while the traditional distinction between artist and curator, and critic and curator, tends towards disappearance.

Art at War

  • The contemporary artist uses the same media as the terrorist: photography, video, film. At the same time, it is clear that the artist cannot go further than the terrorist does; the artist cannot compete with the terrorist in the field of radical gesture. […] But is seems to me that this very popular way of comparing art and terrorism, or art and war, is fundamentally flawed. […] The art of the avant-garde, the art of modernity was iconoclastic. But would we say terrorism is iconoclastic? No; the terrorist is rather iconophile.
  • Contemporary politics no longer represents itself as beautiful — as even the totalitarian states of the twentieth century still did. Instead, contemporary politics represents itself as sublime again — that is, as ugly, repelling, unbearable, terrifying.

Europe and Its Others

  • The project of defining the particular cultural identity of Europe by appealing  to universalistic, humanistic values cannot succeed, if only because it is incoherent on the level of simple logic. Every logically coherent definition of a cultural identity presumes that other cultures are different but of equal value. If, however, the particular European values are defined as universal humanistic values, that can only mean that other non-European cultures must be considered anti-humanistic by nature, that is, as inherently inhuman, anti-democratic, intolerant and so on.
Etiketler , ,

WEB VE SANAT ÜZERİNE

Son yıllarda Internet’in geçirdiği değişimin kültür/sanat ile etkileşimi

Teknolojinin uzun zamandır düşünsel ve kültürel dünya ile etkileşim içinde olması, sadece teknik araçlarla kalmayıp düşünce araçlarının da geliştirilmesine farkettirmeden de olsa katkıda bulunması

Motor modeli

  • Modern düşüncenin motor benzeri kavramsal modellerden beslenmesi
  • 19 ve kısmen 20. yy’da buhar makinası: Suyun kaynatıldığı kazan, odacıklar
  • Ekonomide kapitalin rezervuar görevi görmesi ve sağladığı para akışı; Freud’a bakınca libido rezervuarı ve tutku.
  • Dönem nüfusunun çoğunun üretim sektöründe çalışıyor olması ile üretim biçiminin kültür ve sosyal bilimlere yansıması
  • Bugün de ekonomiden psikolojiye birçok alanda kullanılan modelin şemasında enerji depolayan odacıklar ve aralarında bir akış hareketini anlatan oklar var. Bu birebir olarak buhar makinasının çalışma şeklini yansıtıyor.
  • Elbette ağ modeli gibi başka modeller de bilim alanında var ama insanların hayatına girmesi için 2000 yılını beklemek gerekiyordu.

Ağ modeli

2000 yılı, öncesindeki 4-5 yıl süresince Internet’in değdiği herşeyin gerçeklikten kopması, coğrafi ve ekonomik realiteler ile bağlantının gözardı edilmesi sonrası, çarptırılmış değer ve değerlendirmeler ile şişen dot-com balonunun sınırlarına dayanıp patlaması ile gerçeğe dönüşün gerçekleştiği yıl olmuştu. Bilişim firmalarının çökmesi ve anlamsız start-up’lara büyük yatırımların patlaması, gelişen kablosuz teknolojiler, GPS’li cep telefonu uygulamaları ve bu patlamanın basında ve popüler kültürde yaygınlaştırdığı teknoloji ve ağ terminolojisinin etkisiyle yeni bir dönem başlamıştı.

Motorun ağ modelleriyle yer değiştirmesi, ana akım/yaygın kültürün de ağ modeli destekli fikirlerden beslenmeye başlaması, 2000’den sonraki yıllarda gerçekleşti.

90’lardaki Web’de sıkça bahsedilen sanal-gerçek ayrımının bugün bir metafor olarak bile geçerliliğini yitirdiğini söyleyebiliriz.

2004 sonunda bu değişim web kültür ve endüstrisinde kullanıcıların içerik oluşturması, hiyerarşik menü arayüzlerinin yerini arama formlarının alması, kullanıcıya bağlı bilgi organizasyonu (kategoriler yerine anahtar kelimeler), sürekli bilgi yayını, birbiri ile haberleşen Web servisleri gibi yenilikleri tanımlamak için kullanılmaya başlanan web2.0 terimi ile formülize edildi ve bugün norm haline geldi.

Felsefi örnekler

Postmodern düşüncede:

  • Bilimin nesnel olmadığı
  • Dilin sabit anlamı olmadığı
  • Müellifin ölümü, okuyucunun doğuşu
  • Doğru diye bir şeyin olmayışı, bu algının söylem ve iktidar tarafından oluşturulması

Bunların birçoğu işaretler denizinde kaybolmanın umutsuzluğunun yansımaları olarak görülebilir. Bugün her işaretin dijital enformasyon haline getirilebildiği bir zamanda her türlü bilgiyi işlemeyi öğreniyoruz, bunun yanında sosyal ağlar yoluyla da ham veri akışlarından yeni yapılar, yeni bilgiler oluşturma stratejileri de geliştiriyoruz.

Aşırı miktarda bilgi ile yavaş yavaş başa çıkmayı öğreniyor olmamız, bilgi yönetiminin günlük yaşamın parçası haline gelmesi yoluyla kültürel dil de değişiyor. Bunun ileride, tam katılmasam da Philip Galanter’in burada anlattığına yakın, yeni bir sentez ortaya çıkarması olası.

Sentezler: [ Modern ↔ Postmodern ] → Ağ-bilinçli

  • [ Mutlak ↔ Göreli ] → Dağıtık
  • [ İlerleme ↔ Akış ] → Ortaya çıkma, belirme
  • [ Sabit ↔ Rastgele ] → Kaotik
  • [ Hiyerarşi ↔ Çöküş ] → Bağlantısal
  • [ Otorite ↔ Çekişme ] → Feedback/geri besleme
  • [ Gerçeklik ↔ Gerçeklik olmaması ] → Tamamlanmamış istatistik gerçeklik
  • [ Yazar/Müellif ↔ Metin ] → İşlemsel ağ
  • [ Biçimcilik ↔ Anti-biçimcilik ] → Ön planda olmayan form

Artık medya ve gerçeklik arasındaki ilşkilere bakılımızın yeniden tanımlanması, hem temsil hem de simülasyon mantığından kaçış, ne tekrar-üretim ne de simulakrum diyemeyeceğimiz başka bir gerçeklik. ontolojik gerçekliğin yerini alarak değil, yanında başka bir alanı işgal ederek genişlemesini sağlayan bir gerçeklik.

20.yy’ın ikinci yarısında arazinin haritadan önce değil, haritanın araziden önce geldiği bir döneme geçiş olduğunu söylersek, bugün iki durum da geçerli değil, çünkü gerçeklik hala var ama harita ile arasındaki fark kayboluyor, ikisi bir oluyor.

Bonini paradoksu: Basit olan herşey yanlış, fazla karmaşık olan herşey de kullanışsız.

TV

Bütün bunlar olurken insanlar hala televizyon seyretmeye de devam ediyor, hatta abd’de son yıllarda televizyon izleme oranlarında artış var. ancak hem teknoloji hem de yayıncılık olarak internet’ten beslenen bir televizyon var. televizyonun onyıllardır oluşturduğu medya gerçekliği ile dışarıdaki gerçeklik arasındaki ilişki ve 2000 yılına gelirken bunların iç içe geçmelerinin sorgulanması, yine bu yıllarda web üzerine yapılan sanal-gerçek ayrımı ve yeni ekonomi adında patlayan bilişim şirketlerinin gerçekle yüzleşip bir bir iflas etmesi ile gerçeğe döndükleri dönem yaklaşık aynı.

  • Televizyonda reality show’ların patlama yapması: 1999-2000 dolayları
  • Medyanın (özellikle televizyonun) 20.yy’ın kitlelerin afyonu olarak dinin yerine geçtiği düşüncesi
  • Francis Alÿs ve Rafael Ortega’nın “Re-enactments” (“Tekrardan sahnelendirme”, 2001) video yerleştirmesinden bir görüntü. Alÿs’in Mexico City’de bir silah dükkanından tabanca satın alıp sokakta dolaştıktan sonra polis tarafından yakalanması, ayrı bir projeksiyonda da başka bir gün aynı olayın tekrardan canlandırması gösteriliyor.
  • 2000’lerin ilk yarısı Ola Pehrson, 2005 Istanbul Bienali “Hunt for the Unabomber”, ondan önce “Desktop” (1999)
  • Yine bu dönemki Kutluğ Ataman’ın kurgu-gerçek arasında yer alması
  • Phil Collins “Return of the Real” 2005 Istanbul Bienali – hayatları çıktıkları tv programlarından, reality show’lardan vs. sonra mahvolan insanların yine benzer formatla sunulması
  • Sanatta bu dönemlerde genel olarak gerçek-kurgu sorgulaması, “belgesel-kurgu” furyası…

Genelde televizyon üzerinden, bu mantıkla ortaya çıkarılmış işler. aynı zamanda da web’in ilk dönemlerindeki gerçek-sanal ikiliğinin tartışıldığı eksenle de paralellik taşıyor.

Facebook, twitter vb. platformların özel şirketler olması, bir açıdan kullanıcıları kullanması, özgürleşmeye engel mi?

  • Sürekli topluluğu, kalabalıkları vurgulamak, bireyselliği arka plana itebilir
  • Televizyonun müşterilerinin reklam veren şirketler, tüketilen ürününün de izleyicilerin ta kendisi olması, eğlencenin yumuşak propaganda olması durumunun geniş kapsamlısını bugünkü İnternet’te yaşanması
  • Online kültürde tekdüze, merkezi yaygın medyaya dayalı mash-up’ların hakim olması, kendi başına bir aksiyon kültürü olmak yerine reaksiyon kültürünü indirgenmesi

Olası çözümler

  • Anonim olarak değil, gerçek isimle yazmak – zaten son yıllarda yaygınlaşan bir şey (paradoks: burada da bireyselliği ön plana çıkarma motivasyonu varken, kendi ismimiz altında kendi bilgilerimizi teslim ederek aslında bir reklam hedefinin içini dolduruyoruz, bize gönderilecek reklamların parametrelerini belirliyoruz)
  • Sosyal medyanın politik değişime katkıda bulunmaya başlamasına, ancak bu araçların özel şirketlerin elinde kapalı veriler halinde bulunması ve sahiplenilmesi nedeniyle aktivist-sosyal medya ilişkisine geçici bir ittifak olarak da bakılabileceği. Sosyal medya platformlarını işe yaradığı yere kadar kullanıp, yeri geldiğinde veya özgürlüğümüze bulaşıldığını hissettiğimiz anda trenden inmek
Etiketler , , , , ,
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.